Son yıllarda ekonomik gelişme ve ekonomik olaylarla gündeme gelen Çin, Doğu Türkistan bölgesinde yaşanan etnik çatışmalar sebebiyle bir anda dünyanın gündemine oturmuştur. Doğu Türkistan’da (Sincan-Uygur Özerk Bölgesi) 5 Temmuz 2009 tarihinde başlayan ve bütün gece devam eden olaylar aslında basit bir iş paylaşım kavgası olarak başlamış gözükmekte veya en azından bu şekilde yansıtılmaktadır. Ancak hadisenin çok daha derin kökleri bulunmaktadır. Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ülkesi olan ve birçok ülkeyi nüfusu ile tehdit eden Çin aslında kendi içerisinde tam bir homojen yapıya sahip değildir. Yıllardır uyguladığı baskı politikalarına rağmen tam bir başarı sağlayamadığı Doğu Türkistan bölgesinde sonradan yerleştirilen Çinli nüfus ile yerel Uygur Türkleri arasında tansiyon son derece yüksekti ve çatışma potansiyeli barındırıyordu. Bu çatışma potansiyeli çeşitli vesilelerle su yüzüne çıkıyor ancak Çin tarafından bu bir şekilde bastırılıyordu. Özellikle de 11 Eylül sonrasında bazı Uygur Türklerinin Guantanamo’da “radikal İslamcı terörist” diye tutuklanması aslında Pekin yönetimine bulunamaz bir fırsat vermişti ve asimilasyon politikalarına başkaldıran bütün Uygur Türkleri “İslamcı terörist” damgasıyla idam edildi.
Ahıska Türklerinin vatana dönüşü için 2 yıl çaba sarf ettiklerini belirten Çavuşoğlu, Avrupa Konseyi başta olmak üzere diğer kurumların da çabalarını artırmanın önemine değindi.
Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi (AKPM) Türk Delegasyonu Başkanı ve AKPM Başkan Yardımcısı Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu, Kırgızistan;ın başkenti Bişkek;teki Ahıska Türklerinin köylerini ziyaret ederek, Gürcistan;ın Ahıska bölgesine dönüş çağrısı yaptı.
Çavuşoğlu, İstanbul milletvekili Özlem Türköne, Polonyalı parlamenter Tadeusz Iwinski ve İspanyol parlamenter Pedro Agramunt ile birlikte Kırgızistan;ın başkent Bişkek civarındaki Ahıska Türklerinin yaşadığı Stepnoye, Novo-Pavlovka, Keneş ve Dmitrivka köylerini ziyaret etti.
Heyet, ziyaret çerçevesinde Bişkek;te, Tarım ve Su İşleri Bakanı İskenderbek Aydaraliyev, Çuy Eyalet Valisi Bolotkan Kumarov ve Kırgızistan Halklar Asamblesi Başkanı Janıl Tümenbayeva ile, Ahıska Türklerinin sosyal, kültürel ve ekonomik durumunu görüştü.
Bişkek ziyareti çerçevesinde heyete Bişkek Büyükelçisi Serpil Alpman, Büyükelçiliği İkinci Katibi Berk Ece, Ahıska Türkleri Derneği Başkanı Murafaddin Sakimov ve TİKA Bişkek Koordinatörü Dr. Bekir Demir eşlik etti
Komünist Çin, “bir numaralı halk düşmanı” ilan ettiği Rabia’yı 1999 yılında, yirmi yıl hapis yattıktan sonra ABD’ye kaçan eşi, Uygur direnişçisi, ozan Sadık Ruzi’ye, Uygurların uğradığı mezalimden söz eden gazete kupürleri gönderdi diye, “devlete ihanet suçuyla” hapse attı.
Bugün 58 yaşında olan bu küçücük (çünkü ufak tefek) kadın, aç bırakıldığı, işkence altında “Çinliyim....",tadında video filmi çevirmek, bildiri imzalamak zorunda bırakıldığı hapisaneden, BM’nin diplomatik baskısı, Amnesty International’in çabalarıyla kurtarıldı. Geçen yıldan beri, Çin’e karşı uluslararası bir kamuoyu oluşturma çabalarına, ABD’de devam ediyor. Çinliler, BM’de konuşma yapmaya giderken öldürmeye çalıştılar Rabia’yı. Hapisaneden sonra, haftalarca hastanede yattı. 11 çocuğundan Çin’den çıkaramadığı beş “balası” polisler tarafından dövülürken, haykırışları telefonla dinletildi, ana kulağına. İki oğlu, rahat dursun, ileri gitmesin diye, Xinjiang’da hapiste tutuluyor. .....
KIBRIS'TA SEÇİMLER YAPILDI. TÜRK HALKI DEVLETİNE SAHİP ÇIKTI...2023 DERGİSİ SORUYOR: PEKİ "OYUN" BİTTİ Mİ?
Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli dış politika başlıklarından birini teşkil eden Kıbrıs meselesi, gelinen günde yeni bir aşamaya girmiş bulunmaktadır. Bu yeni durumun faili, geleceği üzerine planlar, görüşmeler yapılan, çoğu zaman da Türkiye’nin çıkarlarına göre tavır belirleyen Kıbrıs Türk halkıdır. Fakat bu yeni süreci iyi analiz etmek için, öncelikli olarak, Türk dış politikasının bu önemli başlıklarının mahiyetine ilişkin birkaç temel soruya cevap bulmak icap etmektedir: Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasında karşılaştığı sorunlar ağırlıklı olarak vatan kıldığı coğrafyasının -konjonktüre göre belirli oranda artma ya da azalma eğilimi gösterse de- jeopolitik mahiyeti, tarihî, dinî ve millî kimliği, iktisadî ve beşerî potansiyelinden mi beslenmektedir yoksa bunlardan büyük oranda azade devletler arası ilişkilerde var olan çıkar çatışmalarının bir ürünü olarak “al-ver” ya da “kazan-kazan” mantığı içinde çözülecek konular mıdır? Başka bir deyişle Türkiye’nin mensup olduğu medeniyet evrenine ilişkin olumsuz algılar, bu sorunları maddi zeminden psikolojik/mânevî bir zemine mi taşımaktadır?
Türkiye-Suriye arasındaki sorunların belirli faktörlerin yan yana gelmesi neticesinde alâyıvâlâya gerek olmadan hâlledilmesine rağmen fiilen çözülmüş bulunan Kıbrıs’ın bir mesele/dava olarak varlığını devam ettirmesi karşısında, “komşularla sıfır çatışma” retoriğinin hangi hususu esas aldığı önemli hâle gelmektedir. Türkiye’nin değiştiremeyeceği coğrafyası başta olmak üzere kimliğini oluşturan diğer unsurlar, yaşadığı sorunların kaynağını teşkil ediyorsa, dahası sorun yaşadığı ülkeler söz konusu vasıfların beslediği psikolojik bir arka planla hareket ediyorsa, “sıfır çatışma” söylemi iyi niyetli bir ütopya olmaktan öteye gitmez. Bu bağlamda Türkiye, Ermenistan ya da GKRY söz konusu olduğunda nass hâlini almış argümanlar ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır.
Rusya parlamentosu alt kanadı Duma milletvekili ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) Enstitüsü başkanı Konstantin Zatulin 1942 yılında Türkiye'nin Rusya'ya saldıracağının düşünüldüğünü söyledi. Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesinde tarihten alınacak çok ders olduğunu kaydeden Zatulin, Ankara'nın son dönemde izlediği bağımsız dış politika anlayışının Rusya açısından önemli olduğunu söyledi.
Babası da bir Sovyet subayı olan Zatulin, "Babam bir Sovyet subayı idi. Ben Gürcistan'ın Batum şehrinde dünyaya geldim. Türkiye'de bir ihtilal gerçekleşti. Mustafa Kemal Atatürk iktidara gelerek ilk kez emperyal değil, ulusal çıkarları hedefine koydu. Bu dönemde Türkiye ile Sovyet Rusya'sı arasında dostluk ilişkileri vardı. İki ülke müttefik olarak hareket ediyordu. Ancak daha sonra ayrılıklar dönemi başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Türkiye Almanların yanında doğrudan yer almasa da Moskova hem Ankara faktörünü dikkate alıyordu. Benim doğduğum Batum (Gürcistan) kentinde de Sovyet ordusu, Türk askeri birlikleri saldıracak diye bekliyordu. Moskova 1942 yılında Ankara'nın bize karşı savaşa katılacağını düşünüyordu." dedi.